Kayıtlar

Çehreler Değişir

   Çehreler Değişir   Ebedi bir bakışla bakmıştın bana. Zannettim ki değişmez ve bâki kalır.  Katılınca çehremiz geçmiş zamana, Aynalardan çekildik hep ağır ağır.  Bir iz aradık yıllar boyu içerde, Gözümüze inmişti görünmez perde, Uğurladık biz bizi sanki seherde, Sönünce güneşimiz koca bir asır. Bir söz ile değişti bütün çehreler,  Beng ü Bâde misali hayli muteber. Yüzün benim yüzüme gayrı benzer,  İkisi de yabancı, ikisi de sır. Maziyi sormaktadır bendeki takvim,  Çaresizdir yeryüzü, bilcümle akvam. İsterim ki ufuktan bakıp her akşam, Yıllanmış bir ses ile yürekten çağır!

İSMET ÖZEL'e RÜCU

İSMET ÖZEL'e RÜCU “Yenilgiden Dönerken” demişti Ali Ayçil. Bir yolu ilmek ilmek yürüyüp, dört başı mamur yenilip, kan ter içinde arşınladığın yolu yorgun argın geri dönmek… Bir yolu iki kere tekrar etmek bir nevi. Ve ezberlemek. İşte bugün büyük şair “İsmet Özel’e Rücu”yu yazarken, İsmet Özel yolunu iki kere tamam ettiğimi ve İsmet Özel’i inkar etmeye asla cesaret edemeyenlerden biri olmadığımı ispat etmiş bulunuyorum. Ayrıca serlevhanın manidar bir yanı da var. İsmet Özel için söylediklerimden değil, bizzat İsmet Özel’in kendisine rücu ediyorum. Bu rücu ettiğim şey, ne putlaştırılan ne de yedi kat yerin dibine itilen bir isim değiller. Saf ve mücerret bir isim. Farkına vardım ki, İsmet Özel’e hakkaniyetle salat etmek (destek vermek), aynı zamanda ona cephe almayı da gerektiriyor. Ve hatta İsmet Özel’e salat etmek onu öldürmek demektir de. “İki kere ölmesi gerektiğini” düşündüğüm şahsiyetin yolunu “ikinci kez” ve bu defa geri dönerek arşınlıyorum. Geri dönüşümün adını da Ali hocam ...

Aynı Yaştayım

  Değişmiş yüzüm ve ben hâlâ aynı yaştayım. Otuz sekiz yaşadım, yüz yıldır savaştayım. Ottoburg pansiyonu, kat bir numara altı. Peşimdedir hastalık ve Alman generaller; Prag’da ölmeliyim ardından bir kahvaltı… Yahudi korkularım ve şakağımda eller… Karşımda kirli yüzüm, ağzımda da gazeller: Değişmiş yüzüm ve ben hâlâ aynı yaştayım. Otuz sekiz yaşadım, yüz yıldır savaştayım. Üşüyorum Milena, nedir bunca sükunet? Yoksa ben sırtımda bir asır mı taşıyorum? Kuşatmış dudağımı kör olası bürudet; Otuz sekiz yıldır bu lanetle yaşıyorum, Aynalara baktıkça hayretle şaşıyorum: Değişmiş yüzüm ve ben hâlâ aynı yaştayım. Otuz sekiz yaşadım, yüz yıldır savaştayım. Uykumda soluğumu kesiyor artık nefes. Anlat bana Milena, Viyana’dan ne haber? Kaskatı soluduğum caddelerde var mı ses? Her ne kadar uykular bana kazsa da makber, Meçhul diyarlardan hep hazin şarkılar söyler: Değişmiş yüzüm ve ben hâlâ aynı yaştayım. Otuz sekiz yaşadım, yüz yıldır savaştayım. Mektuplara kan sızmış, kirpiklerin dökülmüş. Ağ...

Bağıt

BAĞIT  Ne vakit geçsen serden, gözlerimi görürsün. Buğulardan geç de bir adım kör karanlıkta; On arşın kara batmış, dizlerimi görürsün. Yanık kokularından dökülür yanaklarım. Bakır gibi erimiş bıçak açmaz dudaklarım: Kardan sızan kana bak; izlerimi görürsün. Ölülerden geçiyorum, şehir tamtakır zulmet. Boyunlarda halkalar; her birinde bir ayet: Besmeleyle başla sen; sözlerimi görürsün. Konuştukça dudaklar, gizlenir perde perde. Cehennem ellerinden yazılır bana vade; Yazgımı dilemem ben ellerinden azade; Levh-i mahfuzumu ver; közlerimi görürsün.

Hasta Adam

Rodion Romanoviç Raskolnikov'a... Öğürtücü bir ıslık ördüm gür saçlarıma Taş kesilmişti dilim, ağzımda bir kerpeten. Sonya! Başımdaki bu veba nereden, neden? * Yapayalnız yaşarız bu gökkubbe altında Ve biz Sonya - en yalnız ademoğlu, en yalnız!  Histerik sancılarla, bunaltıyla ihata, Kapanık içe, ağır hastayız ve ahrazız. Denizleri köpürten bir dehşetle ağlarız. Gözyaşları vardır - ki onlar bilekten akar, Cinlerin kuşağını biz cesetler bağlarız; Demir kurşun dökerler, kulaklar ondan kokar. Çarpıldım ben evvelde, doğmamış iken  İfritlerin karnında piştim zulmüm bundandır  Şakaklarım kapkara gözkapaklarım diken; Dudaklarım öyle hor, çürümüş etten bakır. Sonya, ah Sonya, yârim! Eziyet etme bana! Ne de olsa sen de bir hastalıklı beşersin? İşte sana hediyem, duvara mıhlı balta, Başımı gövdemden al - ki bu hasta gebersin!

Geri Gelmiyor

Dudağından düştü de iki mısra, Anlamsız sözlerim askıda kaldı. Hercümerç ettin bu sesi Flora, Arda koyduğun bir elveda kaldı. Gelip gitmelerden bir menzil aştın, Aramıza girdi yetmiş bin perde, Kaşlarını çattın da dargın dargın , Gözlerimi döktüm yola seherde. Sensin balta elde ceberrut düşüm, Sendin parmakları tenimde gezen. Islak bir öpüş, bir alevlik büklüm, Bu ateşi yakan da yandıran da sen. Bir saat dönüyor gölgesi geri  Zaman gittiğin o yolu çelmiyor  Kaldı dilimde bir kemik bir deri: "Gidenler ne matem, geri gelmiyor"

Margot İle Konuşmalar

Bu huzursuzluk hep mi kalacak bende? Cebimde taşıdığım bir parça ölüm. Alnımı buz mermere sererek ben de  Kan sızarak ağzımdan bir iplik düğüm. Yazgımı boynuma ben urganla ördüm. Susma Margot! Nefesim sayılı günler. Sen beni ölüme dek uğurlarsın da. Bir kuru yel misali geçip sürgünler, Bu bitmeyen huzursuz, yorgun akında. Sen ki var edenin var ettiği sada! Bu ölümü al benden Margot, bedbahtım! Yoktur yaşamakta bir tutam dirliğim! Ecel terleri döktüm ben salkım salkım.  Nedir bu meş'um yolda benim eksiğim? Ey eceli alnından vurmuş meleğim! Yanıklarım doğuştan, ecza nafile!  Sancım da ufukta bir güneş gibidir, Bu uğursuz doğacak yarınlar bile. Kelimeler - ki onlar tan yeri feridir, Margot! Şimdi ne desen tam da yeridir. * Büyüyen bir çift yarık düştü fenerden, Yalnızlık dehşetiyle döküldüm pul pul. Çek kurtar yazgımı bu verimsiz yerden. Beni kendimle yalnız yargılasın maktul, Ey benim tek sevgilim ne dersen makbul!   Mehmet Can KUYUCU